|
Bülent Ecevit'in ardından...
Serap BESİMOĞLU
Herkes yazdı, çizdi Ecevit'i, herkes söyledi söyleyeceğini ve eteğindeki taşı döktü. Günahıyla, sevabıyla yüzleşti, helâlleşti. Elbette ki insanız doğrularımız da olacak yanlışlarımız da ve tartımlarımız olacak en ince ayarda. İşte o noktada Bülent Ecevit gerçekten, eksikleri ve kusurlarıyla kıyaslanmayacak kadar çok büyük meziyetlere sahip bir aydın, bir politikacı daha doğrusu devlet adamıydı. Her şeyden önce bugün en çok ihtiyacımız olan şey onda vardı
Dürüsttü, kibardı ve nazik bir beyefendiydi. Bu özelliklerini onu sevmeyenler bile kabul ederdi. Rahmetli babam tam bir milliyetçi ve gerçek bir vatanseverdi. Ecevit'in dürüstlüğünü hep överdi; "60 yıl aktif siyasal yaşamda kalıp da, başbakanlık gibi son derece etkili ve yetki sahibi bir pozisyonda bulunup da, böylesi sade yaşayan, tevazu sahibi olan ve maddiyata değer vermeyen sadece onu gördüm" derdi.
“Adalete sıkılan kurşun" başlığıyla köşemde yazdığım merhum Mustafa Yücel Özbilgin'in 18 Mayıs 2006 Kocatepe Camiindeki cenaze töreninde Ecevitler de ordaydı. Sağlık sorunları olmasına rağmen Cumhuriyet ilkelerinin korunmasına karşı gösterdiği kararlılıkla dimdik duruyordu. Ben de rahmetli babamı kaybedeli henüz 10 gün olmuştu. Sorumluluk duygusu yüksek olan her Türk vatandaşı gibi oradaydım. Vazifemi yapmaya gitmiştim. Herkesi buluşturan ortak sevdaydı Cumhuriyet. Rahmetli Ecevit yorgun bedenine rağmen erdemli kişiliği, hem siyasal hem de özel yaşamında sergilediği doğallığıyla hafızama kazınmıştı.
Bir de; 20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleştirilen Kıbrıs Harekatı'ndan sonra henüz 9 yaşında bir çocuktum, savaşların değil, ancak sevginin resmini çizebilirdim ki; yine herkesin dilinde olan "Kıbrıs Fatihi" Ecevit adını öğrenmiştim. O bugün birçok siyasetçi için cesaret ve dürüstlük örneği olmalıdır. 1974 yılında ilk kez Başbakan oldu. 25 Temmuz 2004 tarihinde de kurucusu olduğu DSP'nin 6. olağan kurultayında aktif siyaseti bıraktı. Solu bugün hayallerin bile ulaşamayacağı yüzde 41.4'lerle tanıştıran da, barajın altında kalıp parlamento dışında bırakan da oydu. Hem başarıyı, hem yenilgiyi tanıyordu.
Yine eşimin 1978'li yıllarda Oran şehrinde oturduğu uzun yıllar içerisinde komşusu olan Ecevitler, sık sık korumasız olarak ODTÜ ormanında yürüyüşler yapmaktalarmış. Kendisi de aktif sporla uğraşan eşim koşu yaptığı günlerden birinde uzaktan önünde ilerlemekte olan bir çiftin yürüdüğünü görmüş. Sessiz orman içerisinde kuvvetli ayak sesleriyle koşarken kendilerine yakınlaştığında bu çiftin Ecevitler olduğunu anlamış. Etrafta Ecevitlerden ve eşimden başka hiç kimse yokmuş. Koşarak gelen ayak seslerini duymalarına rağmen dönüp arkalarına bile bakmamışlar. Sadece el ele tutuşup birbirlerine biraz daha sokulmuşlar o kadar. Sonra eşim yavaşlayıp tam yanlarında durmuş; "iyi günler diliyorum, iyi yürüyüşler" deyip, saygılarını iletmiş. Aynı şekilde mukabele etmişler ve eşim tekrar koşusuna devam etmiş. O yıllar Türkiye'de anarşinin en yoğun yaşandığı ve hatırlamak istemediğimiz yıllardı. O şartlarda bile korumasız yürüyüşe çıkan bir başbakan. Bugünse kalabalık bir koruma ordusu ile gezen bırakın siyasetçileri, film yıldızlarını, şarkıcıları ve mankenleri görünce böylesi tevazu sahibi, dürüst ve sade bir başbakan insanı şaşırtıyor. Bu olaya şahit olduğunda eşimi, duyunca da beni çok etkilemişti. Örnek alınacak çok tarafı vardı. O en çok vatanını, milletini, Rahşan Ecevit'i, renk olarak maviyi, beyaz güvercinleri ve şiirlerini sevdi.
Tüm bunların buluştuğu bir sevgi seliyle de uğurlandı. Artıları, eksileri kısacası her yönüyle kendi penceremden bakarsam sanata ve sanatçıya değer veren bir başbakandı. Ruhu şad olsun mekanı cennet olsun.
Yeniçağ Gazetesi - 12.11.2006
|